Hırsızlar Allah'ı çalamaaaazzzzzz...
Birde eve dönüş yolunda arabada bizim ufaklıkların kendi aralarında sohbetleri var tabii. Didenur kendi oturduğu tarafın kapı kilidi ile oynamayı çok seviyor. Neyse ki çocuk kilidi ile kapalı. Buradan başlayıp; hırsızlık üzerine konaşarak devam ediyorlar:
Rahmet: Hırsızlar her şeyi çalabilir.
Didenur: Eveetttt... Arabamızı çalabilirlerrrrrr. Ama evimizi çalamazlar. Çünkü onu bir yere götüremezler.
Rahmet: Allah'ı da çalamazlar. Çünkü O'nu görmüyorlar.
Ben: Allah sizi çok sevsin emi.:))) Nerden geliyor böyle şeyler aklınıza :)))
Şimdi de bu çıktı...Miprospop
Sabah olağan araba içi sohbetlerimizi yapıyoruz. Çocuklarla sohbet etmek ve güne kahkaha ile başlamak için çok güzel fırsatlar doğuyor.
Rahmet: Anne evimiz olmasa ne yapardık?
Ben: Sokakta kalırdık yavrum.
Rahmet: Anne asıl dünya olmasa ne yapardık?
Ben: Uzayda uçardık herhalde.
Didenur: Damet teleskopun olsaydı böcekleri görebilirdin. Öğretmenine de gösterebilirdin.
Ben: Teleskop değil büyüteç demek istedin herhalde.
Didenur: Evet büyüteççççç.
Ben: Karınca kadar olan böcekleri büyüteç ile görebilirsin. Ama daha küçük olan mikropları görmek için mikroskop kullanmak gerekir. Ablanın da var ya...
Didenur: Mipyospop mu? Offffff... Şimdi de bu çıktı.... Mipyospop.. Yasıl cöyliiiicez bunu? Mityospop....
Rahmet: Mitpospop..
Ben: Mik
Çocuklar: Mik
Ben:ros
Çocuklar:ros
Ben:pop
Çocuklar: pop
Ben: mikroskop
Çocuklar: miprospop
Defalarca tekrara rağmen düzeltemeyeceklerini anlayarak; olduğu gibi bırakıyorum.
Ben: En iyisi ablamızdan hafta sonu mikroskopu ile inceleme yapmak içn izin isteyelim.
Çocuklar: Yaşasınnnn...
Söyleyemedikleri kelimelere biri daha eklendi... Aman nasıl olsa birgün düzeltecekler... Şimdilik bu halleri o kadar şirinki.
İyi ki vermiş.
İlk çocuklar...
Zeynoşumun bayramın 3. günü doğum günü idi. 13 yaşına girdi. Gece 23:00 civarı eve dönerken yaş pasta almayı ihmal etmedik. O saatten sonra aile içi bir kutlama yaptık. Küçükler kendi yaptıkları hediyeler sundular ablalarına. Babamız ise Zeynoş'un doğduğu andan itibaren fotograğları, video ve ses kayıtlarından oluşan çok güzel bir CD hazırlamış kocaman kuzumuza.
Ailece oturup onu seyrettik. Çocuğumun bebekliğinden itibaren gülen yüzünü seyrettim. Büyüme seyrine büyük bir hayret içinde dikkat ettim. Ne çok öpüp koklardık onu tek çocukken. Bir ben bir babası. Elden ele kucaktan kucağa dolaşırdı. Yanakları öpülmekten sivilcelenirdi.
Şimdi büyüdü; kocamannnn oldu. Artık eskisi kadar öpülüp; okşanmıyor. Sanki yüzü o zamanlara göre daha az gülüyor.
Ben de en büyük çocuğum. Kendi fotoğraflarım gözümün önüne geldi. O kadar az gülümserdim ki... Zamansız yüklenmiş sorumluluklar yanlızlığa iterdi beni. Ne büyüklerin dünyasında ne küçüklerin dünyasında yer bulamazdım. O gün bugündür, dünyada bir aidiyet hissi oluşturamadım kendime.
Yavrumun daha çok gülmesini istiyorum. Bu yazıyı okuyan dostlarımdan da ilk yavrularına daha özen, yakınlık rica ediyorum. Küçükler ne yapıp edip; ilgiyi üzerilerine çekmeyi başarıyorlar nasıl olsa.
Burası Zeynoşum güzel kızıma:
Sen bizim ilk heyecanımız, ilk hevesimiz, ilk yavrumuzsun. Bu saatten sonra kimse bu özelliklere sahip olamaz. Başka hiç kimse senin yerini dolduramaz.
Senin iyi olman bizim iyiliğimiz, senin sıkıntın bizim sıkıntımız yavrum.
Rabbim iyi ki seni bize vermiş.
Rahmet teşekkür etmeyi öğreniyor...
Bizim ufaklıklar evimizin neşe kaynağı... Bir sürü yanlış telaffuz ettikleri kelime var: tekeştür, bikislek, müteftiş bunlardan bazıları... Bizde nasıl olsa birgün doğrusunu söylemeyi öğrenecekler diye düzeltmiyoruz ısrarla. Onların bu halini çok seviyoruz.
Bu durum Rahmet'in söylemesi gereken bir şarkıda "teşekkür ederim" demesi gerekince değişti.
Akşam servisten heyecanla indi. "Anne ben artık teşekkür ederim diyebiliyorum." Tekeştür'den ayrıldığımıza çok sevinemedim doğrusu. Ama yine de "aferinnnn" dedim afacan kızıma.
Boyları birbirine yakın olduğu için herkes ufaklıklarımı ikiz zannediyordu. Rahmet teşekkür edebilmekten çok mutlu. Didenur'un küçük olduğu artık daha belirgin çünkü o hala tekeştür etmeye devam ediyor.
İyi ki vermiş.
Bizim Ufaklıklar engelli olmadıklarına şükrediyor...
Akşam saat 18:30 olunca kreşin servisi geliyor. Didoş uykulu, Rahmet biraz yorgun ama heyecanlı iniyor servisten. İnerken bir yandan da öğretmeni ile "göremezseydik neler olurdu" konulu konuşmaya devam ediyor.
Öğretmen:"Bugün engelliler haftası ile ilgili drama yaptık ve sonunda sağlıklı olduğumuz için şükrettik." açıklama yapıyor.
Rahmet heyecanla bana anlatmaya başlıyor: "Anne biliyor musun eğer göremeseydik çok zor olurdu... O zaman karşıdan karşıya da geçemezdik. Bazı insanlar da duyamıyor. Konuşuyorsun konuşuyorsun ama duyamıyor. Ne ses ne şarkı. Hiçbir şey."
Didenur nihayet uyandı. "Anne ben kör oldum. Gözlerimi bağladılar hiçbir şey göremedim. Hep düştüm." diye lafa giriyor.
Kendileri gibi sağlıklı olmayanlarla ilgili empati yapabiliyor olmaları çok hoşuma gitti. Teşekkürler Turkuaz anaokulu...
Ben de gazetelerde olimpiyat başarılarına imza atan engellilerle karşılaşıyorum. Kaybettiklerine hayıflanıp; kendi kendine acıma kolaycılığına kaçmadan; sahip olduklarına odaklanıp; hayatı sonuna kadar soluklamalarından dolayı hayranlık duyguları kaplıyor içimi. Bravo, bravo, bravo diyorum. Halbuki insanın en zayıf damarlarından biridir: Kaybettiklerine ağıt yakıp; sahip olduklarını gözardı etmek. Ne güzel atasözleri ve deyimler var bu konuda:
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak.
Hep daha fazlasını isteriz elimizdeki ile yetinmeyi düşünmeden. Bazen hep daha fazlası için çırpınırken hayat kayıp gider avuçlarımızın içinden.
Kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur. Bir de kaybetmeden önce kıymetini bilsek? Olduğu gibi sevsek, hayatı, insanları...
Ne güzel söylemiş Resullullah (S.A.V.)
"Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet say:
İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,
hastalıktan evvel sıhhatin,
fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın,
meşguliyetten evvel boş zamanın
ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini bil, bunları güzel değerlendir!”
Bir kurban bayramı daha geçti...
Nedense çok keyifsizim. Hiçbir şeyden zevk almıyorum bugünlerde. Bayram öncesinde ve bayramda da devam ediyor bu. Halbuki babam geldi Güre'den; yanlız değiliz.
Arefe günü öğlene kadar işteyiz. Eve gidince hiçbir hazırlık yapmak gelmiyor içimden. Halbuki yapacak o kadar çok şey var ki... Yemek hazırlığı yapıp; dinleniyorum. Her şey bayramın birinci gününü bekliyor.
Bayram sabahı bizim ufaklıklar "acıktıkkkkk" diye uyandırıyor beni. Kalkıp isteksizce mutfağa gidiyorum ve kahvaltı hazırlığı... Bu esnada ufaklıklar bayramlıklarını giyinip; el öpüyorlar. Zeynoşum hasta. Sabaha kadar korkunç bir karın ağrısı ile kıvrandı, hala dinleniyor.
Faruk'un "ne gerek var"larına rağmen sofrayı salona kuruyoruz. Ufaklıklar şaşkın. "Niye buraya kuruyoruz anneeeeeeeeee". "Bugün bayram yavrum". Sofraya babamın bayram sofralarında görmeye alışık olduğu şekilde et yemeği ve börek de eklyoruz. Neyse ki yemek keyifli geçiyor. Sonra işler, işler.... Bütün gün iş yapıyorum.
İkinci gün Zeynoşumla beraber yaprak sarma ve tatlı yapıyoruz. Didoş'da bize yardım ediyor tabii..
Rahmet Hanım zeytinyağlı seviyor diye hem etli hem zeytinyağlı sarma yapılıyor evde.
Ben: "Bak yavrum senin için zeytinyağlı sarma yapıyoruz. Hani Gülizar teyzende yemişte sevmiştin ya ondan."
Rahmet: "Herkesin elinin bir lezzeti vardır. Bakalım seninkini o kadar beğenecekmiyim?" diyor afacan afacan.
Üçüncü gün yurtdışından gelmiş bir arkadaşımızla buluşmak bahanesi ile evden çıkıyor ve gece geç saatlerde dönüyoruz. Zeynoşumun 13. doğum gününü saat 23:00 gibi kutluyoruz. Artık kocaman bir genç kız.
Dördüncü gün yine evde dinlenmekle geçiyor. Ne kimse kapımızı çalıyor ne de biz kimseninkini çalmak istiyoruz. Bu durum beni huzursuz etse de başka bir şey yapmak gelmiyor içimden. Çocuklar ise mutlu... Onların mutlu olmak için bir sebebe ihtiyaçları yok çünkü... 
Domuz gribi aşısı oldum...
Aşı ile ilgili bir sürü spekülasyon dolaşıyor ortalıkta. Herkes ikiye bölünmüş ve kararsız durumda... Ben ise şeker hastası olduğum için ilk günden beri aşı olmayı düşünüyorum. Risk grubunda yer alıyor olunca, aşı olmak kararında çok tereddüt etmedim. Malum bir de sağlık sektörü çalışanıyız. Dün öğleden sonra hastaneden arayıp aşı için randevu istediklerinde her zamanki aceleci tavrımla "daha fazla üzerinde düşünmeyeyim, olup; hiç değilse düşüncesinden kurtulayım" dedim. Akşam 18:00'de önce kelime-i şehadet getirip
; aşıyı vuruldum.
Birçok şeye allerjisi olan bir insan olarak; ne ağrı, ne kızarıklık hiçbir şikayetim olmadı. Boğazımda hafif bir ağrı var ama aşı ile illişkili olacağını zannetmiyorum.
Şimdi geçmiş 2-3 hafta içinde çevremdekilerle yaptığım aşağıdaki konuşmaları gülümseyerek hatırlıyorum:
Ben: Hocam aşı olalım mı ne dersiniz? Çocukları ne yapalım?
Başhekim: Ben olacağım. Siz de olun. Çocuklara da yaptırın.
Ben: Ama yumurta alerjisi konusu da var. Yumurta alerjimizin olup olmadığını nereden bileceğiz?
Başhekim:
Aşıyı olunca öğreneceksiniz.
Ben:

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne--Can Yücel
Takip edenlerim "Amma Can Yücel hayranı çıktı yahu" diyecekler belki ama o kadar benden bir şeyleri dile getiriyor ki... Beynimin sağ yarım küresinin fısıltılarını belki... O yüzden kolayca sahipleniveriyorum şiirlerini. Baskın sol yarımküreme inat.
Bu şiiri Moral Meleğime hediye ediyorum.
Fazla lafa gerek yok... Onu ve sizi Can Yücel'le başbaşa bırakıyorum.
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
Can Yücel
Çaykarama...
Can Yücel'den alıntıladığım aşağıdaki metni Çaykarama
hediye ediyorum.
İyi ki vermiş....
------------------------------------------------------
Sevdiğimle yaşlanmak istiyorum...
seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyim istiyorum
benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının
olduğu kadar benim ol istiyorum
nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
yaşayalım ki, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı,
birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız.
paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız.
öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
….
sonra çocuğumuz olmalı,
düşünsene senin ve benim olan bir canlı.
geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız.
sen arada mızıkçılık yapmalısın ve ben söylenerek
almalıyım sıranı.
yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın
hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir
hayatımız olmalı
her şeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden
mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler
bizim günlerimiz olmalı
saçlara düşünce aklar, ya da gidince aklar,
çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehirden
kavgasız,
her sabah cinayetle uyanılmayan,
sessiz bir yere gitmeliyiz.
geceleri balkonda denizi seyredip,
sandalyelerimizde sallanmalıyız.
eve gelip benden kahve istemelisin.
çocuklar gelmeli ziyaretimize, geçmişteki
hareketli günlerimizi anımsamalıyız.
ben, bey demeliyim sana, sende hanım
öyle sevmelisin ki beni,
bu yazdıklarım korkutmamalı seni
tebessümler açtırmalı yüzünde.
birgün bu hayatı bırakıp giderken,
sadece mutluluk olmalı yüzümüzde
birbirimizi sevmenin gururu olmalı her şeyde...
Can Yücel
İnanmak, tanımak ve sevmek üzerine bir anı...
Yıl 1992 ... Güzel bir ilkbahar günü... ODTÜ Endüstri Mühendisliği 3. sınıftayım.
Ergonomi dersinin laboratuvarındayım. Yaptığım testi ve sonuç raporunu son servisin kalkış saatine yetiştiremedim. Başımda beni bekleyen asistanım beni Bahçelievlere kadar bırakmayı teklif etti. Biraz çekinmekle birlikte şehre gidecek başka vasıta bulmam çok zor göründüğü için kabul ettim. Esasında sadece ona değil, örtündüğümden beri yalnızlığım o kadar arttı ki, herkese karşı çok mesafeliyim. Buna rağmen artık "beni bulduğumu" düşündüğüm için çok kararlıyım, kimsenin beni benden uzaklaştırmasına izin vermeyeceğim.
Çok fazla konuşmadan Bahçelievlere kadar geldik. Bana bir şey sormak istediğini söyledi ve arabasını bir ara sokağa çekti. Tek bir soru sordu, hala kulaklarımda sesi:
"Allah ile arana bir fiil koysaydın bu ne olurdu? İnanıyorum? Tapıyorum? Korkuyorum?"
Şaşırdım biraz ama hiç duraksamadan ve düşünmeden,
"Seviyorum olurdu" dedim.
Mezuniyetime kadar bölümde yanlızlığımı paylaşabileceğim tek arkadaşımı bu cevapla kazandım. Ve en büyük şaşkınlığımı onun o anki tepkisi ile yaşadım.
"Aradığım cevap bu abi, aradığım cevap bu" 
Ben şaşkın
. Ne oluyor? Ben ne dedim de bu oldu? Garip olan ne?
O günden sonra inanmak, tanımak, sevmek, sevdiği için itaat ve ibadet etmek yolculuğunda yanlız olmadım. Kah kar tanelerini "maaşallah ne kadar güzel yaratılmış" diyerek sevdik bu arkadaşımla, kah bu yolculuğun tattırdığı huzuru başkalarının da tatması için beraber dua ettik. Heyecanla koşuşturduk mescide, yüreğimizdeki sevgiyi ifade etmek için Sevgili'ye. Huzurla ayrıldık huzurundan her seferinde, bir sonrakinde buluşmak kararlılığıyla...
Hayatımızın bir sürü iniş çıkışları var. Fiziksel, ruhsal vs. Bazıları o kadar ani ve derin oluyor ki, yaralar açıyor bedenimiz ve ruhumuzda. Yara almadan ayakta durabilmek imkansız nerdeyse. Ancak yaraları tamir etmek mümkün O'na inanmak, dayanmak ve teslim olmakla.
Öğrenim hayatımın en güzel anılarıdır: Sedef'le dostluğumuz, heyecanlarımız, paylaşımlarımız. Hep öyle kalacak.
İlk defa ailem dışında bir birey için de bu ifadeyi kullanma ihtiyacı hissettim: İyi ki vermiş...
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::